• Nombre de visites :
  • 1740
  • 1/1/2013
  • Date :

Kurân'da Selam

kurânda selam

Uygar, ilkel, ilerlemiş ya da geri kalmış gibi kategorilere ayrılan eski-yeni tüm toplumlar ve kavimler, toplumsal yaşayışları çerçevesinde bir selâmlaşma geleneğine sahiptirler. Karşılaşma anlarında bu selâmlaşma biçimiyle tanışırlar, bilişirler. Çeşitli kısımlara ve türlere göre farklılaşan gruplar, birbirleriyle karşılaşınca başlarıyla veya elleriyle işaret ederek yahut şapkalarını vs. çıkararak selâmlaşırlar. Bu durum, toplumsal yaşam üzerinde etkili olan faktörlerin niteliğine göre değişiklik arz eder.

Ama eğer sen değişik toplumlar düzeyinde yaygın olan değişik se-lâmlaşma çeşitleri üzerinde düşünürsen, bunların bir tür boyun eğişe, alçalışa, küçülüşe işaret ettiğini, bu gibi anlamları yansıttığını görürsün. Bununla aşağıda olan yukarıda olana, düşük olan onurlu olana, itaat eden itaat edilene, köle olan efendi olana karşı küçüklüğünü, basitliğini, önemsizliğini ve zelilliğini ifade eder. Kısacası bu tür selâmlaşmalar, ilkel dönemlerde ve sonrasında toplumlar arasında rayiç (yaygın) olan köleleştirme tablosunu, kuşkusuz farklı görüntüleriyle, yansıtır. Bu yüzden söz konusu selâmlaşmaların itaat edenden başlayıp itaat edilende son bulduğunu, alçak-düşük olanla açılıp yüksek-onurlu olanda kapandığını görüyoruz. Şu hâlde bu tür selâmlaşmalar, kölelik düzeninden beslenen putperestliğin bir ürünüdür.

Bilindiği gibi, İslâm'ın en büyük amacı, putperestliği ve sonunda putperestliğe gelip dayanan ondan doğan tüm örf, âdet ve gelenekleri ortadan kaldırmaktır. Bu yüzden, selâmlaşma olgusu bağlamında da normal bir yol izlemiş; putperestlik yasalarına ve köleci düzenin kurallarına karşılık bir yasa, bir gelenek geliştirmiştir. O da insanların birbirlerine "selâm" vermeleri (barış önermeleri)dir.

Bu, bir anlamda selâm verilen kişiye, haksızlığa saldırıya uğramayacağı güvencesini vermektir; insanın doğuştan sahip olduğu fıtrî özgürlüğe dokunulmayacağını ilân etmektir. Bireyleri arasında dayanışma bulunan bir toplumun ihtiyaç duyduğu ilk şey, insanların canları, namusları ve malları noktasında ve bu üçüyle ilintili her hususta karşılıklı olarak birbirlerine güven vermeleridir.

İşte, yüce Allah'ın her karşılaşmada verilmesini bir kural hâline getirdiği selâm bu amaca yöneliktir. Ulu Allah konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

"Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından bereketli (hayır kaynağı) ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (ev halkına) selâm verin." (Nûr, 61)

 "Ey inananlar! Kendi evlerinizden başka evlere, haber verip (geldiğinizi fark ettirip) izin almadan ve ev halkına selâm vermeden girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir; herhâlde (bunu) düşünüp anlarsınız." (Nûr, 27)

Yüce Allah, elçisini de müminlerin efendisi olduğu hâlde, müminlere selâm verme yönünde eğitmiş ve şöyle buyurmuştur: "Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde, onlara de ki: Size selâm olsun. Rabbiniz rahmet etmeyi kendi üzerine yazmıştır (gerekli kılmıştır)." (En'âm, 54) Yine elçisine, müminlerden başkasına da selâm vermeyi emretmiştir: "Artık sen onlardan yüz çevir ve 'Size selâm olsun' de. Yakında bileceklerdir." (Zuhruf, 89)

Karşılaşmalarda selâm verme geleneği, cahiliye Arapları arasında oldukça yaygındı. Cahiliye döneminden kalma şiir ve nesir gibi belgeler bunun somut kanıtlarıdır. Lisan-ül Arap adlı sözlük kitabında konuyla ilgili olarak şöyle deniyor: "Cahiliye döneminde Arapların selâmlaşmaları şöyleydi: Biri arkadaşıyla karşılaşınca ona, 'En'im saba-hen=iyi sabahlar' ve 'abeyt-el la'n=cenabınızda lâneti gerektiren bir durum olmasın' derdi. Bir de 'selâmün aleyküm' derlerdi. Bu son cümle, barışma işaretiydi; aramızda savaş yok anlamını ifade ederdi. Sonra yüce Allah İslâm dinini gönderdi ve karşılaşmalarda 'selâm'la yetinilmesi öngörüldü. Bu selâmlaşma şeklini yaygınlaştırmaları emredildi." [Lisân-ul Arap'tan aldığımız alıntı burada son buldu.]

Şu kadarı var ki, yüce Allah Kur'ân'da çok kere Hz. İbrahim'in (a.a) kıssası kapsamında da bu ifadeyi aktarır. Bu da tıpkı hac vb. gibi, "selâm"ın da cahiliye Arapları arasında yaşayan, İbrahim'in tevhit esaslı dininin bir kalıntısı olduğuna ilişkin bir kanıttır. Yüce Allah Hz. İbrahim'in, babasıyla bir diyalogunda şöyle dediğini aktarır. "Sana selâm olsun, dedi, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim." (Meryem, 47) "Andolsun ki elçilerimiz (melekler), İbrahim'e müjde getirdiler ve 'Selâm (sana)!' dediler, o '(Size de) selâm' dedi." (Hûd, 69) Bu kıssa, Kur'ân'da birkaç kez anlatılmıştır.

Bunu yüce Allah, kendisi için de bir selâmlaşma ifadesi olarak birkaç yerde kullanmış ve şöyle buyurmuştur: "Âlemler içinde Nuh'a selâm olsun." (Sâffât, 79) "İbrahim'e selâm olsun." (Sâffât, 109) "Musa ve Harun'a selâm olsun." (Sâffât, 120) "İlyas'a selâm olsun." (Sâffât, 130) "(Gönderilen bütün) peygamberlere selâm olsun." (Sâffât, 181)

Yüce Allah bunun, aynı zamanda gözde meleklerinin de selâmlaşma aracı olduğunu belirtmiştir: "Melekler, tertemiz olarak canlarını aldığı kimselere; 'Size selâm olsun' derler." (Nahl, 32) "Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar; 'Sabretmenize karşılık size selâm olsun.' derler." (Ra'd, 23-24) Yine bunun, cennet halkının da selâmlaşma aracı olduğunu bildirir: "Oradaki dirlik temennileri 'selâm'dır." (Yûnus, 10) "Orada ne boş bir söz ve ne de günaha sokan bir laf işitirler. Duydukları söz, yalnız 'selâm, selâm'dır." (Vâkıa, 25-26)


Allah’ın Kelamı

Kuran Örfünde Tevilin Hakiki Manası(1.Bölüm)

  • Yazdır

    Arkadaşlarına gönder

    Yorumlar (0)